(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)
Gök gürlemeye başladı birden. Gecenin bir yarısı, bir geceyi daha vücudundaki acıların kurban alacağını bilerek uyku arayışındayken… Yine sessiz dualarda onu dilerken…

“Ki her gece aynı fısıltı yoklar kapıları. Aynı dua sessiz sedasız sokakları arşınlar. Göz görmez, zaman bilmez, tanrı duymaz… Bunca gece bir ölünün üzerine dökülür ancak. Merhameti yok hakikatin; her gün kürek kürek gece, her gün susmayan dua…”
Gök gürledi. Artarda, tüm tanrısal gücüyle. Yüreğinin dirilişini tüm acıların üstünde duyumsadı. Az önce yanıp sönen şimşekler değil, bu ses getirmişti ışığı kalbine. Yağmur gelecekti, coşkun, berrak…
Geldi. İşte şimdi yalnız değildi, yağmur vardı. Hayatın tüm korku(tan)larına karşı yağmurla bir olmanın gücü vardı. Onunla ak paktı her şey. Onların güçsüzlüklerini, korkularını, acziyetlerini ayan eden ve selleriyle alıp götüren yağmur. Tüm gürültüyü dindiren, insana varını, kendini hissettiren yağmur. Onunla kolları sarmadan bir sarılma hali… Köklerin, bedenin, kolların, ipil ipil yaprakların, yurdun olan yağmur.
Onu yatağa mıhlayan ağrılarını, döşekten sökerek sırtladı. Bir ceket, bir çift ayakkabı; bunları az çok zaruri kabul etmeyi öğrenmişti onca yılda. Oysa tüm gerekliliklerden sıyrılıp öylece çıkmak isterdi yağmura. Çünkü yağmur çıplaklıktı, yalın ve cesur… Her seferinde bunu sorguluyor olmaktan sıkıldı, vakit kaybıydı. Kabul etti ve dışarı çıktı.
Ahh! İşte bu! Durdu. Yüzünü göğe verdi. Önce bir küçük selamlaşma, kavuşmanın şükrü. Gülümsedi. Hadi, dedi, gidelim.
Yürüdü. Ağaçların; damlalarla inip kalkan, titreşen yaprakların yanından geçti; taç yaprakları içinde küçük göletler yaratan çiçeklerin. O, yağmurda yürüyordu; yağmur, onda.
Yürüdü. Daracık sokaklardan geçti; yüksek ve yoksul duvarların arasından. Bulutları yağmalanmış evlerin arasında seyrek damlaları takip ederek dar attı kendini bulvara; korkulu, telaşlı, nefessiz… Bulvarın yüksek ışıkları altında yağmuru izledi bir kez daha. Nefesi yüreğiyle bir sakinledi.
Yürüdü bulvar boyunca. Yumuşak ve güçlü adımları ıslak kaldırımlarda izini bırakıyordu şimdi. Yağmur saçlarından boynuna, göğsüne sızıyordu. Islaklık kollarında, sırtında, bacaklarında… teninin her bir noktasına değerek ilerliyordu; duyuyordu, mutluydu.
Yürüdü, yeni yollar görmeli, dedi. İlk sapaktan içeri girdi. İnceden bir kadın sesi, denk düşmemiş zamanların sevdasına içli bir türkü söylüyordu. İçinde Mavi’yi gördü. Bu ses, bu yağmur bizim, dedi. Ona baktı, baktı; baktı güzelliğine… Yazdı: Kör bellemişler aşığı ama aşık bilir, kalbinin bildiği gözünün gördüğünden yücedir.” Öylece sevdi onu.
Yağmur yağdı sevda boyu. Yüreği aktı, sözü aktı, kalemi aktı ışıklı yollar boyunca. Şimdi ışığı, gölgeyi, yağmuru, çölü, çiçekleri, yıldızları, denizi… bi tekmil evreni, mavisini bulmuştu. Sığ suların duru mavisinde, denizlerin mor lacivert derinliklerinde, göğün ve denizin kavuştuğu ufuklarda geçti günler, aylar, yıllar… Pulsuz mektuplar biriktirdi, Mavi bilmedi.
“ Nasıl da sessiz sedasız koca bir ırmak akar yanından, sen fark etmeden. Bir yetimin mahzunluğu, bir göz görmezin hüznüyle süzülür yamaçlarından. Minnetsiz. Bir damla sıçratmaya meyletmez, seni suyuna katmayı dilerken.
Sen “su” dersin. Bakar, elini uzatırsın. Önce parmak uçların, ardından parmakların ve nihayet elini verirsin akışına. Avuçlarının kokusu başını döndürür dalgaların. Kıvrıla kıvrıla, döne döne akar su; biraz mahcup çokça coşkulu. Ve çekersin elini ansızın, canından can kopar nehrin, görmezsin. Öylece uzaklaşan elinden, parmaklarından dağılır acı damlalar.
Sessiz sedasız bir ırmak akar yanından. Dağılan damlalarda asılı kalmış bir nehir, sen bilmezsin.”
Gök gürledi, tüm tanrısal gücüyle. Yağmuru getirdi.
Mıhlandığı yatak ile gök arasında arşınladı bütün sokakları, yağmurda ıslanarak.
09 Şubat’25