Dünya 🎧

(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

SÜT

 

Öyküsün Sesi: “Süt/Dünya”

Aydınlanmak üzere olan bir karanlığın içinde uyandı. Şalvarını bacağına geçirdi, yeleğini sırtına. Diğer odada, yanyana serilmiş döşeklerin içinde Alininkini zar zor seçip, ayak ucuna gitti, seslendi: 

“Ali! Ali! Kalk oğlum, sabah oldu. Hayvanları götüreceksin.”

Yataktaki huysuzlandı, sırtını dönüp yorganı başına çekti.

“Hım! Tamam.”

“Haydi, geri uyumayasın ha.”

“Tamam, Xêce, tamam. Kalkarım şimdi.”

Odaya döndü. Akşamdan yıkayıp kaldırdığı sitilleri, kireç sıvalı duvardaki yeşil demir askısından aldı, ağır cüssesine karşın bir kedi gibi sessiz…dışarı çıktı. Sabahın ayazında ürperdi. Durdu. Onunla birlikte zaman da… Vücudunu saran ayaz öylece kaldı. Başka bir zamana aktı, geldi Xêce …

Bir derin nefes aldı, yüzü genişledi yavaştan. Zaman tekrar işledi. Ayaz, niyetinden caymış bir yılan… Ayaklarından dolanıp, köyü çevreleyen tepelerin yol verdiği tek kapıdan ağır ağır süzüldü, gitti.

Saman katılmış çamurları damlarında kurumuş, sıvaları sırtlarından dökülmüş direngen evler, sahiplerinden önce uyanmış,  yüzlerini doğan güne vermişlerdi. 

Ağılın düzensiz tahtalardan çakılmış kapısını açtı, zincirini çözüp. Ağır bir koku çarptı yüzüne, aldırmadı. Kısır keçiler hızla çıktılar kapıdan, sağılacaklar kaderlerine razı beklediler geride. Kuzuları uzaklaştırıp ilkin kulağı kesik keçiyi çekti önüne. Alışkın elleriyle sağmaya başladı. Parmaklarının arasına sıkışan memeler kesik kesik süt veriyordu.

Göğsü sızladı Xêce’nin.

Bebek, hırsla sürtünüp duruyordu göğse, gözleri kapalı, memeyi arıyordu. Küçücük ağzıyla büyük bir işe soyunmuştu. Anne, sağ eliyle sol göğsünü avuçladı, işaret parmağı ile orta parmağının arasına sıkıştırdı meme ucunu. Kapıverdi bebek, uzatılan memeyi. 

‘Dünya!’ dedi. ‘Dünya…’

Keçi huysuzlandı elinin altında, Xêce irkildi, ayıktı. Onu gönderip geçti diğerlerine. İşini bitirince kuzuları saldı.

Ali tulumbada yüzünü yıkayıp gelmiş, annesini izliyordu: Sevecen yüzü kırışmış, sırtı kamburlaşmış, bedeni burada aklı, ruhu yarasında devinip duruyordu kadın.

“N’oldu Xêce Hanım, keçilerle mi konuşuyorsun şimdi de?” Dedi, gülümsedi. 

“Hadi oradan eşek sıpası! Götür hayvanları, dikkat et. Girmesinler milletin bahçesine.”

“Tamam, sen merak etme.”

Keçiler gitti, Ali gitti, Xêce kaldı, yapayalnız. Oturdu kütüğün üstüne, sırtını orta direğe dayadı. Güneş, ağılın dar duvarındaki küçük pencereden içeriye süzülüyordu. Gün vurmuştu zamanın tozlarına. Hangi sır saklanabilirdi ki sonsuza dek… Işığın içinde yönleri belirsiz toz zerreleri dönüp uçuşuyordu,

Boynuna sokulup kokladı bebeğini…

Kokuyu yüreğine alıp, zerreleri uçuşlarına bıraktı ve mutfağa gidip işe koyuldu. Biraz çalı çırpı biraz kâğıt, çabucak tutuşturdu ocağı, sütü kaynattı.

 

DÜĞÜM

Öykünün Sesi: “Düğüm/ Dünya”

Uyuyamadı gece boyunca. Neden o? Neden?

Kendini uykuya zorlama aralarında kalktı, çocuklarına baktı. Ne güzel ve ne kadar sakindiler.

Peki ya neden? Gitmese olmaz mıydı?

Sonra tekrar uyumayı denedi.

Gün azar azar ışığını kattı gecenin karanlığına. Usulca kalktı yatağından. Bir kedi gibi sessizce süzüldü arka küçük odaya. İşlemeli ceviz sandığın önüne oturdu. Dantel örtüyü kaldırdı, sandığı açtı. İyi bildiği adrese uzattı elini. Xêce, kendi elleriyle, onun için dokumuştu bu kilimi. Xêce’nin ellerinden kırmızı, turuncu, mavi, yeşil yürüdü Dünya’nın ellerine. Rengârenk bir labirentin içinde buldu kendini, ilmek ilmek örülmüş duvarlar, ellerinin kokusu sinmiş. Yürüdü duvarların arasında, her kabartıyı, her düğümü elinde hissederek. Duvarlar yükselmeye başladı. Korku sardı tüm bedenini, kalbi çırpınıyor, nefesi daralıyordu. Ellerinin gezindiği duvarlar şimdi onu içlerine çekiyorlardı. Hızla kapattı sandığı. Mutfağa geçti kaçarcasına. Perdeyi çekti, balkona çıktı, sabahın ayazı çarptı yüzüne, bedenine. Durdu. Kaderi içine sinmiş Munzur’a baktı. Aldığı nefesi yavaşça bıraktı. Teslim oldu durulmaz zamana… aktı dalgalanarak, taşların üstünden yumuşacık… aktı. Yosunlandı, balıklandı, boğazlarda daralıp genişledi açıklıkta… Süresiz, derin… Su oldu, nehir oldu, Munzur oldu. Bir ses duydu derinlerden:

‘Dünya!’ dedi biri. ‘Dünya…’

İrkildi, açtı gözlerini; kayıp gidiverecekken asma köprünün ayağına tutundu. Hızla sudan çıkıp köprüyü tırmandı. Koştu. Çayırlığı, bahçeyi geçti, nefes nefese tekrar vardı balkona. Yaşar uyanmıştı.

– Dünya! Üşüyeceksin, hadi gir içeri. 

Kapadı açtı gözlerini yumuşak. Bir kez daha baktı, bir nefeslik daha kokladı suyu. Kabullenmeli ve hazırlanmalıydı artık, içeriye girdi.

Odasına gidip bir çanta hazırladı, kaçışlarını sakladığı küçük bir çanta…

– Hadi, dedi Yaşar, dolmuşu kaçırmayalım.

 

KUNDAK

 

Öykünün Sesi: “Kundak/Dünya”

​Dilan uyanmış ama uykusuna doyamamış, esneyerek mutfağa girdi:

– Ne pişirdin daye, mis gibi süt kokuyo, ekmek kokuyo!

– Bişey değil, sütlaçla bazlama yaptım kızım.

– Hıım! Sütlaçlar bazlamalar… Tabi biricik kızın geliyor bugün, bayılır sütlaca. Biz olsak yapmazsın. Diye takıldı annesine.

Xêce, kıskıvrak yakalanmanın telaşında:

– Olur mu kızım, bunca hazırlık, bunca yorgunluk senin çeyizin, senin düğünün için değil mi, hepiniz birsiniz benim için. Bak, ablan da senin hatırına geliyor zaten çeyiz sermeye, yoksa…

Sustu … 

Daha gencecik bir kız… Çocuk muydu, kadın mıydı, anne miydi bilemeyen gencecik bir kız. 

– Korkma! Yaşın geldi, büyüdün. Kadın olacaksın.

Korkuyordu, sesini çıkaramadı.

– Korkma, seni incitmem.

Korkuyordu, ölesiye korkuyordu hem de; canıysa çok acıyordu, sesini çıkaramadı, ağladı acıdan, ağladı inceden inceye.

– Abimin çocuğu yok. Böyle şey olur mu, abim çocuksuzken ben çocuk sevip büyüteyim? Yakışık almaz. Korkma! Gözleri gibi bakarlar ona, bizden iyi bakarlar hem de. Dersim’de büyüyecek, az şey mi? Bizim çocuğumuz yine olur.

Korkuyordu Xêce, acemi ellerinin arasında süt emen kuzusunu vermek canını vermekti, çocukluğuna yoldaşını vermekti.

Çok yalvardı Cemal’e, çok ağladı. Gözyaşları bebeğin boynunda süt kokusuna karıştı. Sütü gelmez oldu ağlamaktan. ‘Senin göğsünden hakkı bu kadarmış’ dediler.

Eli ayağı durmayan, oyun isteyen bebeği beşiğinden aldı, koklayıp öptü. Divana serdiği bembeyaz kundağa usulca yatırdı. Elini yüzünde gezdirdi, bebek duruldu, gülümsedi. Minik bacakları, kolları düzleyip kundağa sardı.

Cemal, karısının başını göğsüne çekip şefkatle saçlarından öptü. 

‘Hadi’ dedi. Biliyordu. Gelip almasa bir asır orada, öylece kalacaklardı…

Xêce ağladı inceden. 

– Gelir miydi hiç? Dedi duyulur duyulmaz.

Çay demlenmiş, arka bahçeye sofra kurulmuştu bile.

Yaşar ile Dünya evin önünde indiler dolmuştan. Mutfaktan çıkan Dilan, onları, ellerindeki bazlamaların nefis kokusuyla karşıladı.

– Hoş geldiniz.  Nefis bir kahvaltı hazırladım size. Aaa! Çocuklar nerdeler?

– Hoş bulduk canım. Onları evde bıraktık, nene yalnız kalmasın diye. Düğün günü birlikte gelecekler.

Kahvaltı sohbete, sohbet kahvaltıya karıştı. Dünya, Dilan’ı izliyordu: Ne kadar da keyifli ve mutluydu. Gülümsedi.

– Hadi, dedi, çeyizlere bakalım. Hediyeni de açarız hem, çok beğeneceğin bir şey aldım sana.

– Harika, hadi gidelim. Büyük odaya serdik çeyizi, dedi Dilan.

​Birlikte odaya geçtiler. Karşılıklı iki divanın üstüne işlemeli yatak örtüleri serilmiş, danteller ise perdelere iğnelenmişti. Sıra sıra dizilmiş tencereler, porselen tabaklar. Çamaşır makinesi, fırını, ütüsü pencerenin önünde duruyorlardı. Dünya, gidip deri kaplama bir çantayla geri geldi. Yere çömeldiler. Çantayı açtı, gümüş kaplamalı çatal bıçak takımı:

– Güle güle kullan. Allah bir yastıkta kocatsın inşallah.

– Abla! Harika bunlar, çok teşekkür ederim, çok teşekkür ederim. 

Boynuna sarıldı ablasının. Dünya ise ikircikli, kaygılı.

 

Onlar… hiç yalnız olmamışlardı. Altı kardeştiler ve kimseye ihtiyaçları yoktu ne kavgada, ne işte, ne oyunda. O ise yalnız büyüyordu, tek ve kıymetli kızlarıydı ailesinin ama yalnızdı işte…

Bir gece, sadece bir gece onlarla kardeş olabilmişti. 

Beşinci sınıfın yazıydı. Zor izin alabilmişti anne babasından, amca çocuklarıyla damda uyuyacaktı. Kızlarla dama koştu. Gülüşmeler arasında yükteki yatakları serdiler yan yana. Köyde gece serin, Fatê’yle hemen yatağa girdiler. Keyiften, heyecandan bedenleri kıpır kıpır. Neye güldüklerini bilmeden ha bire gülüyorlardı. Babası seslendi tatlı sert:

– Kızlar! Hadi uyuyun yoksa aşağı indirecem sizi!

Birbirlerine bakıp dudaklarını ısırdılar. Çok geçmedi, yine kıkırdamaya başladılar. Neden sonra gecenin masalsı göğüne daldı gözleri. Gök, alabildiğine geniş; ışıklı, mavi bir karanlık sarmış dört bir yanı. Dünyanın yarısı sınırlarına ışık vurmuş tepeler, diğer yarısı gökyüzü… Evler, yollar, bahçeler yok, sadece aydınlanmış yumuşak kıvrımlı tepeler ve yıldızlar… Yıldızlar o kadar çoklardı ki gözüne, dudağına, burnuna, alnına değiyordu. Eli ayağı yıldız olmuştu. Gökyüzünde uykuya daldı o gece…  

 

Daldığı geceden Fatê’nin sesiyle aydı:

– Bana sarılmak yok mu? 

Öpüşüp sarıldılar Fatê’yle, Dünya tereddütlü, güvensiz. 

 

MERDİVEN

 

Öykünün Sesi: “Merdiven/ Dünya”

Ev halkı ancak geceye doğru baş başa kalabildi. Çardakta oturup eski günleri andılar gülüşmeler arasında. Xêce, Fatê’ye döndü:

– Dünya, sütlacı getir kızım. 

Fatê gülümsedi, alışmış, anlayışlı. Mutfağa gitti,  büyük bir tepside kâselerle geldi az sonra. Tepsiyi ortaya indirdi, herkes uzanıp birer kâse, birer kaşık aldı. Fatê, gözleri dalmış olan Dünya’nın önüne indirdi bir tanesini. Dünya, başını kaldırıp Fatê’ye baktı. 

 

– Keşke, dedi, Fatê, senin gibi beni de verselerdi amcama. Hem hep birlikte yaşardık hem benim de böyle kıyafetlerim, bebeklerim, boyalarım olurdu.

Anlamadı Dünya.

– Hı?

– Bilmiyor musun?

– Neyi?

– Sen aslında bizim gerçek kardeşimizmişsin, amcamların çocuğu yok diye seni onlara vermişler.

– …

– Geçen hafta annem Esma teyzeye anlatıyordu. Keşke beni de verselermiş.

Küstü Dünya. Odasına kapandı.

Fatê, yarıyıl tatili için geldiği Dersim’den erkenden ayrıldı. 

Yalan gerçek birbirine karıştı Dünya’da. Herkese küstü; anneye, babaya, amcaya, yengeye… Fatê’ye, Metin’e, İbrahim’e, Gülbahar’a, Dilan’a, Ali’ye… bütün amca çocuklarına. Yıllarca ne köye gitti, ne de onlar geldiğinde yanlarına çıktı. 

​İstememişlerdi onu, hiçbir şans tanımadan. İyi bir çocuk, güzel bir kız olacağına güvenmemiş, mutluluklarını, kendilerini sakınmışlardı. 

Anlayamadı…

Munzur’un akışına verdi yüreğini, su aktı, zaman geçti, acısı hafifledi. Teker teker kabul etti suyuna taşı, toprağı. Bir tek Xêce… Ne kadar uğraştıysa da acısı, kırgınlığı onda kilitlenip kaldı. Xêce’nin ondan vazgeçtiğini düşündükçe zamanın akmadığı, karanlık, dipsiz bir kuyunun başında buldu kendini. Tek yapabildiği, kuyuyu, yaşamın olağan akışının ardına gizlemekti.

​On üç yaşın gizinden çıkmış bir karanlıktı daldığı. 

Gayriihtiyarî kalktı yerinden, çardaktan inip evin yan tarafına dolandı. Merdivenlerden dama çıktı. Yüklükten bir yorgan çıkarıp üzerine oturdu, dizlerini kendine çekip kollarıyla sardı. Karanlık tepelerde kaldı bakışları… Az sonra merdivenlerin tıkırtısını duydu, ağır ağır biri çıkıyordu. Anladı, kıpırdamadı. Yüreği ateşlendi. Evet, gelen Xêce’ydi, biraz ötesine oturdu. 

Konuşmadılar. Zaman ağır ağır dolandı etraflarında; bedenlerini sardı, halkalanıp çözüldü, usulca karşı tepelere aktı. Xêce, güngörmüş, insan yüreğini bilmiş, baktı kızına doyasıya. Biraz daha yaklaştı, elini uzattı usulca, saçlarına dokundu, sırtını sıvazladı.

“Dünya!” dedi. “Kızım…”

Yorgundu Dünya, çok yorgun. Duvarlarını taşıyamadığını, kilitlerinin bir bir çözüldüğünü duyumsuyordu. Kendini Xêce’nin dizlerine bıraktı, gözünden yaşlar süzüldü inceden. Annesinin yaşlı, sert, sevgi dolu elleri gezindi saçlarında, yüzünde. Göğe daldı gözleri. Kuyunun içinde yıldızlar belirmeye başladı, onlarca, yüzlerce, binlerce yıldız… Saçları, omuzları, elleri, ayakları yıldızlandı. Gökyüzünde uyudu o gece…

2011

Yorum bırakın