(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

Çok karanlık burası. Duvarları kaygan bir siyahlıkla kaplamış ıslaklık olmasa kör olduğuma yemin edebilirim. Öylece atıverdiler beni buraya. Neden küfretmediler? Neden dövmediler? Atamadığım çığlıklarda boğulayım diye mi? Okuduklarım, duyduklarım böyle değildi…
Sert ama tanımsız bakışlarla birbirlerine tanıttılar beni. Sessizliğin de bir dili var, o zaman daha iyi anladım. Hiç konuşmadan benim için ortak bir karara vardılar: Hücre. Dillerini anlamasam da sessizlikleri bulaşıcıydı; ben de suskun bir şaşkınlığın içinde kaldım. Kolumdan tutup beni hücreye götürene baktım, yüzünün en dibinden. Bir koku birikmişti burun kıllarına ve onu kokluyordu boyuna. Ne sessizlik ne duvarlarda yankılanak bize yetişen çığlıklar ne ıslaklık ne şaşkınlığım onu burada kılabilirdi o an. O, kokudaydı.
Burası çok karanlık… Kaç zaman oldu, bi ses duymuyorum; avluyu arşınlayan birkaç adım ve tıngırdamayla kapımın altından bırakılan metal tabağın halkalanarak yayılan sesi dışında. Ama bu şaşkınlık, bu belirsizlik tuhaf bi güven de veriyor sanki. Sanki ait olduğum sessizliğin içine dalıvermişim de çıt çıkartsam dört yanımdan köpekbalıkları saldırıya geçecek.
O da ne? Yıldız mı kaydı? Küçük bir ateş topu, yüksek, demirli penceremden duvar olmuş demir kapının sol köşesine düştü. Fırlayarak geldi ama çaresizce düştü. Ateşinin üzerinden bir duman, parlak karanlığı tütsüledi. Bedeni, ıslak taşta cızırdayarak, telaşlı yalımlar içinde sönüverdi. Koku! Bu koku! Bu kokuyu biliyorum! Alaaddin’inSihirli Halısı bu, nereye istersen oraya götürüyor. Onu götürmüştü. Günlerdir (günler mi?) ilk kez, avluda, bazen avare bazen taşkın bir sertlikle nadiren duyulan ayak sesleri dışında bir şey girdi penceremden. Girmedi, fırlatıldı. Bir davet mi bu? Sihirli Halıyla bir yolculuğa davet…
Baktım uzun uzun… Nice sonra dünyanın en narin ve nadide nesnesini tutacak bir hassasiyetle uzandım. Koca bedenimi ona ulaşana kadar, gitgide daha çok küçülttüm. Ona vardığımda, uzak bedenimden incecik olmuş işaret ve başparmaklarım kalmıştı yalnızca. Tuttum. Yüreğim hızlandı. Korktum, ya alıverseler elimden ya puf diye kayboluverse… Kimse almadı, o da yok olmadı. Önce kokusunu aldım, yumuşak ama derin bir koklayışla. Sonra görmeye çalıştım, hangi dünyaların izi vardı üzerinde? Göremedim, sırlı bir gölgeden ibaretti elimde. Kâğıdını soydum ağır ağır. Dilimin ucunu değdim. Bi daha baktım. Bi daha dilime götürdüm. Islak bir acı tat. Dilim değdikçe yeme arzusu artıyordu içimde. Dilime yerleştirdim. Çiğnedikçe koku, tat ile daha da büyüyordu damağımda. Dumanı tütmeye başladı yeniden. Çiğnedim, çiğnedim, çiğnedim ağır ağır…
Onun, izmariti boğarca sarmalamış büzük dudakları arasından ağzına dolan dumanın içindeyim şimdi. Yutkunuyor, koca bir sis bulutunu göğsüne hapsediyor. Bir ben kalıyorum sise bulanmış. Azıcık gevşeyen solgun dudaklar arasından sıyrılıp burun kıllarına tutunuyorum. Dışarıdayım işte. Annemin sesini duyuyorum “Korkma, gece duydukların gündüzün sesleri sadece; kulağında kalmış.” Havayı duyuyorum; tatlı serinliğiyle bir bahar akşamı bu, uzun yürüyüşlere davet eden. Nefes alıyor, rüzgâr veriyorum. Yüzünü sönmeye vermiş izmarit, birden alazlanıyor dudaklarında. Yanan dudaklarının acısıyla izmariti alıyor sert ve iri parmakları arasına. Şöyle bi bakıyor, onunla göz göze geliyor, tedirgin. Esir ettiğinin ateşi korkutuyor onu. Tenine yapışan korkudan kurtulmak için telaşlı bir öfkeyle fırlattıyor izmariti. Onun öfke ile fırlattığı ışık inadına çoğalıyor, ses veriyor ağzımın içinde: Ayağa kalk!
Ocak’25