Mecnunsuz Leyla

(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

Leyla bir yolculukta, çölün göğe erdiği bir sınırsızlıkta. Güneşin mavi ışıkları sırtını ısıtırken ışıltılı bir düzlüğü adımlıyor. İncecik ve kupkuru kumlar arasında belirivermiş dört yapraklı sarı, beyaz, küçük çiçeklere şaşırarak seviniyor. Durmadan yürüyor Mecnun‘un yurdun-d-a. Gündüz ateşte, gece ayazda, çölün vârına şaşkın ve şahit. Yol boyu vaha ile serap yurtlarında  konaklıyor. Birini diğerinden seçemeden bitiyor konaklık, yürüyor. 

Sahra çalıları geziniyor onunla. Çiseleyecek yağmurları bekliyorlar birlikte. O yürüyor, çalılar yuvarlanıyor: Kupkuru bedenlerinde gizil bir can, birkaç damla yağmura saklanan filiz. Yürüdükçe onlar için de yağmurlanıyor, filizleniyor sonra tekrar kupkuru bir dona bürünüyor yüreği.

Rüzgârlar başlıyor bir vakit, kum tanelerini yüzüne çarpan. Gözlerini kısıyor; yüzünü elleri, avuçlarıyla sakınıyor ama dalga dalga çoğalıyor rüzgâr, kum hırçınlaşıyor. Yürüyor, sevdanın doğası bu, direnci de. Çöl taneleri, rüzgâr ile sarıp sarıp atıyor onu. “Çıkart Mecnun’u teninden!” diyor Çöl, o vermiyor. Kollarından, omuzlarından, göğsünden parça parça söküyor onu fırtına. Yolunu bellediği tepeler düzlüğe, düzlükler kum yığınlarına dönüşüyor. Sevdası, çölde şimal yıldızı, yürüyor. Ama fırtınanın da bir bildiği var, Çöl’ün çok bildiği:  Yalnızdır sevmeler, Demirkazık ancak kendi çölünde parlar. Çöl, yeni yollar yaratır; sen, yollarda yeni bir vârı.  Çöl sensin, güneş sen; kum sensin, fırtına sen; yağmur sensin, çalı sen; Leyla sensin, Mecnun sen…

12 Nisan’25

Yorum bırakın