Su’da anlatılır tüm hikayeler: Onun sonsuz döngüsüne dualanmış yolculuklar; akışına anlatılmış rüyalar; bir ipek elbise gibi üzerinden kaydırdığı dünya yükü; gökte billur, yerde mavi, düşte morâlâ halleri…

(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

Sözün de sayıların da hatırı yok

Bir adsız haritada dolaşır gemim

Gel ki rüzgar doldursun yelkenleri

Gel ki deniz fenerleri perilere yol göstersin

Dolu dizgin aşayım koca dalgaları 

Dolunay’ın şafağı söksün 

Bir tamam sarılalım gününle gecenle

Kopan halatların hatırına…

Her gün biraz daha birbirine benziyor yüzler: Bu kulağı daha önce de görmüştüm, yine böyle duyuyordu; bu gözler başka şehirlerde de böyle parlamış ya da solmuştu yine. Bu sözler ne çok tekrarlandı aynı ağızla farklı masalarda… Zamanı katladıkça üst üste oturuyor adımlar ama bil-in-mek istemiyorlar… Aynı melodi başka seslerde yankılanıyor birbirini duymaksızın. İnsanlar saçları, yüzleri, oturuşları, cevap aramayan sorularıyla bir kalabalığa, tüm okuduklarım uğultuya dönüşüyor. Ufukta yoğunlaşan bir sise terk ediyorum bildiklerimi. Bilmezmişim, onu biliyorum bi tek…

Temmuz’24

Bilbil ji gulê azad e; gul nizane… Ez nikarim binivîsim; dil dişkê, ziman dişkê. Gul tiştên ku dil bi dizî dizane, fêrî bilbil dike. Bilbil tiştên ku gul nizane, fêrî gul dike… Ne divê gul pelên xwe yên xudperestiyê veke ne jî divê tirs, stûyên xwe bizanibe. Stran ne ji bo baxçeyekî gul in, lê ji bo baxçeyekî bi hezaran kulîlk in 🌿♥️

Bülbül, gülden azadedir; gül, bilmez… Kıyamam yazmaya; gönül kırılır, dil kırılır.
Gül, bülbüle kalbin gizli bildiğini öğretir. Bülbül, güle onun bilmediğini… Ne kibir, yapraklarını açsın gülün ne korku, dikenlerini bilesin. Şarkılar, gülzareye değil binbir çiçekli bahçeyedir 🌿♥️

Kör bir bakır ustasıyım
Dünya döner elimin altında
Belki bilir, belki bilmez yarattıklarını
Ben yine işlerim hayatı
Parmak uçlarımla yoklayarak bakırı

Evren bildiğince döner dizlerimde
Aksak ritm olsa da çınlayan
Bakırda seni işlerim
Sende yaşamı-
İşlediğim gibi zamanı…

İzmarit

(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

Çok karanlık burası. Duvarları kaygan bir siyahlıkla kaplamış ıslaklık olmasa kör olduğuma yemin edebilirim. Öylece atıverdiler beni buraya. Neden küfretmediler? Neden dövmediler? Atamadığım çığlıklarda boğulayım diye mi? Okuduklarım, duyduklarım böyle değildi… 

Sert ama tanımsız bakışlarla birbirlerine tanıttılar beni. Sessizliğin de bir dili var, o zaman daha iyi anladım. Hiç konuşmadan benim için ortak bir karara vardılar: Hücre. Dillerini anlamasam da sessizlikleri bulaşıcıydı; ben de suskun bir şaşkınlığın içinde kaldım. Kolumdan tutup beni hücreye götürene baktım, yüzünün en dibinden. Bir koku birikmişti burun kıllarına ve onu kokluyordu boyuna. Ne sessizlik ne duvarlarda yankılanak bize yetişen çığlıklar ne ıslaklık ne şaşkınlığım onu burada kılabilirdi o an. O, kokudaydı. 

Burası çok karanlık… Kaç zaman oldu, bi ses duymuyorum; avluyu arşınlayan birkaç adım ve tıngırdamayla kapımın altından bırakılan metal tabağın halkalanarak yayılan sesi dışında. Ama bu şaşkınlık, bu belirsizlik tuhaf bi güven de veriyor sanki. Sanki ait olduğum sessizliğin içine dalıvermişim de çıt çıkartsam dört yanımdan köpekbalıkları saldırıya geçecek.

O da ne? Yıldız mı kaydı? Küçük bir ateş topu, yüksek, demirli penceremden duvar olmuş demir kapının sol köşesine düştü. Fırlayarak geldi ama çaresizce düştü. Ateşinin üzerinden bir duman, parlak karanlığı tütsüledi. Bedeni, ıslak taşta cızırdayarak, telaşlı yalımlar içinde sönüverdi. Koku! Bu koku! Bu kokuyu biliyorum! Alaaddin’inSihirli Halısı bu, nereye istersen oraya götürüyor. Onu götürmüştü. Günlerdir (günler mi?) ilk kez, avluda, bazen avare bazen taşkın bir sertlikle nadiren duyulan ayak sesleri dışında bir şey girdi penceremden. Girmedi, fırlatıldı. Bir davet mi bu? Sihirli Halıyla bir yolculuğa davet…

Baktım uzun uzun… Nice sonra dünyanın en narin ve nadide nesnesini tutacak bir hassasiyetle uzandım. Koca bedenimi ona ulaşana kadar, gitgide daha çok küçülttüm. Ona vardığımda, uzak bedenimden incecik olmuş işaret ve başparmaklarım kalmıştı yalnızca. Tuttum. Yüreğim hızlandı. Korktum, ya alıverseler elimden ya puf diye kayboluverse… Kimse almadı, o da yok olmadı. Önce kokusunu aldım, yumuşak ama derin bir koklayışla. Sonra görmeye çalıştım, hangi dünyaların izi vardı üzerinde? Göremedim, sırlı bir gölgeden ibaretti elimde. Kâğıdını soydum ağır ağır. Dilimin ucunu değdim. Bi daha baktım. Bi daha dilime götürdüm. Islak bir acı tat. Dilim değdikçe yeme arzusu artıyordu içimde. Dilime yerleştirdim. Çiğnedikçe koku, tat ile daha da büyüyordu damağımda. Dumanı tütmeye başladı yeniden. Çiğnedim, çiğnedim, çiğnedim ağır ağır… 

Onun, izmariti boğarca sarmalamış büzük dudakları arasından  ağzına dolan dumanın içindeyim şimdi. Yutkunuyor, koca bir sis bulutunu göğsüne hapsediyor. Bir ben kalıyorum sise bulanmış. Azıcık gevşeyen solgun dudaklar arasından sıyrılıp burun kıllarına tutunuyorum. Dışarıdayım işte. Annemin sesini duyuyorum “Korkma, gece duydukların gündüzün sesleri sadece; kulağında kalmış.” Havayı duyuyorum; tatlı serinliğiyle bir bahar akşamı bu, uzun yürüyüşlere davet eden. Nefes alıyor, rüzgâr veriyorum. Yüzünü sönmeye vermiş izmarit, birden alazlanıyor dudaklarında. Yanan dudaklarının acısıyla izmariti alıyor sert ve iri parmakları arasına. Şöyle bi bakıyor, onunla göz göze geliyor, tedirgin. Esir ettiğinin ateşi korkutuyor onu. Tenine yapışan korkudan kurtulmak için telaşlı bir öfkeyle fırlattıyor izmariti.  Onun öfke ile fırlattığı ışık inadına çoğalıyor, ses veriyor ağzımın içinde: Ayağa kalk!

 

Ocak’25

Dünya 🎧

(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

SÜT

 

Öyküsün Sesi: “Süt/Dünya”

Aydınlanmak üzere olan bir karanlığın içinde uyandı. Şalvarını bacağına geçirdi, yeleğini sırtına. Diğer odada, yanyana serilmiş döşeklerin içinde Alininkini zar zor seçip, ayak ucuna gitti, seslendi: 

“Ali! Ali! Kalk oğlum, sabah oldu. Hayvanları götüreceksin.”

Yataktaki huysuzlandı, sırtını dönüp yorganı başına çekti.

“Hım! Tamam.”

“Haydi, geri uyumayasın ha.”

“Tamam, Xêce, tamam. Kalkarım şimdi.”

Odaya döndü. Akşamdan yıkayıp kaldırdığı sitilleri, kireç sıvalı duvardaki yeşil demir askısından aldı, ağır cüssesine karşın bir kedi gibi sessiz…dışarı çıktı. Sabahın ayazında ürperdi. Durdu. Onunla birlikte zaman da… Vücudunu saran ayaz öylece kaldı. Başka bir zamana aktı, geldi Xêce …

Bir derin nefes aldı, yüzü genişledi yavaştan. Zaman tekrar işledi. Ayaz, niyetinden caymış bir yılan… Ayaklarından dolanıp, köyü çevreleyen tepelerin yol verdiği tek kapıdan ağır ağır süzüldü, gitti.

Saman katılmış çamurları damlarında kurumuş, sıvaları sırtlarından dökülmüş direngen evler, sahiplerinden önce uyanmış,  yüzlerini doğan güne vermişlerdi. 

Ağılın düzensiz tahtalardan çakılmış kapısını açtı, zincirini çözüp. Ağır bir koku çarptı yüzüne, aldırmadı. Kısır keçiler hızla çıktılar kapıdan, sağılacaklar kaderlerine razı beklediler geride. Kuzuları uzaklaştırıp ilkin kulağı kesik keçiyi çekti önüne. Alışkın elleriyle sağmaya başladı. Parmaklarının arasına sıkışan memeler kesik kesik süt veriyordu.

Göğsü sızladı Xêce’nin.

Bebek, hırsla sürtünüp duruyordu göğse, gözleri kapalı, memeyi arıyordu. Küçücük ağzıyla büyük bir işe soyunmuştu. Anne, sağ eliyle sol göğsünü avuçladı, işaret parmağı ile orta parmağının arasına sıkıştırdı meme ucunu. Kapıverdi bebek, uzatılan memeyi. 

‘Dünya!’ dedi. ‘Dünya…’

Keçi huysuzlandı elinin altında, Xêce irkildi, ayıktı. Onu gönderip geçti diğerlerine. İşini bitirince kuzuları saldı.

Ali tulumbada yüzünü yıkayıp gelmiş, annesini izliyordu: Sevecen yüzü kırışmış, sırtı kamburlaşmış, bedeni burada aklı, ruhu yarasında devinip duruyordu kadın.

“N’oldu Xêce Hanım, keçilerle mi konuşuyorsun şimdi de?” Dedi, gülümsedi. 

“Hadi oradan eşek sıpası! Götür hayvanları, dikkat et. Girmesinler milletin bahçesine.”

“Tamam, sen merak etme.”

Keçiler gitti, Ali gitti, Xêce kaldı, yapayalnız. Oturdu kütüğün üstüne, sırtını orta direğe dayadı. Güneş, ağılın dar duvarındaki küçük pencereden içeriye süzülüyordu. Gün vurmuştu zamanın tozlarına. Hangi sır saklanabilirdi ki sonsuza dek… Işığın içinde yönleri belirsiz toz zerreleri dönüp uçuşuyordu,

Boynuna sokulup kokladı bebeğini…

Kokuyu yüreğine alıp, zerreleri uçuşlarına bıraktı ve mutfağa gidip işe koyuldu. Biraz çalı çırpı biraz kâğıt, çabucak tutuşturdu ocağı, sütü kaynattı.

 

DÜĞÜM

Öykünün Sesi: “Düğüm/ Dünya”

Uyuyamadı gece boyunca. Neden o? Neden?

Kendini uykuya zorlama aralarında kalktı, çocuklarına baktı. Ne güzel ve ne kadar sakindiler.

Peki ya neden? Gitmese olmaz mıydı?

Sonra tekrar uyumayı denedi.

Gün azar azar ışığını kattı gecenin karanlığına. Usulca kalktı yatağından. Bir kedi gibi sessizce süzüldü arka küçük odaya. İşlemeli ceviz sandığın önüne oturdu. Dantel örtüyü kaldırdı, sandığı açtı. İyi bildiği adrese uzattı elini. Xêce, kendi elleriyle, onun için dokumuştu bu kilimi. Xêce’nin ellerinden kırmızı, turuncu, mavi, yeşil yürüdü Dünya’nın ellerine. Rengârenk bir labirentin içinde buldu kendini, ilmek ilmek örülmüş duvarlar, ellerinin kokusu sinmiş. Yürüdü duvarların arasında, her kabartıyı, her düğümü elinde hissederek. Duvarlar yükselmeye başladı. Korku sardı tüm bedenini, kalbi çırpınıyor, nefesi daralıyordu. Ellerinin gezindiği duvarlar şimdi onu içlerine çekiyorlardı. Hızla kapattı sandığı. Mutfağa geçti kaçarcasına. Perdeyi çekti, balkona çıktı, sabahın ayazı çarptı yüzüne, bedenine. Durdu. Kaderi içine sinmiş Munzur’a baktı. Aldığı nefesi yavaşça bıraktı. Teslim oldu durulmaz zamana… aktı dalgalanarak, taşların üstünden yumuşacık… aktı. Yosunlandı, balıklandı, boğazlarda daralıp genişledi açıklıkta… Süresiz, derin… Su oldu, nehir oldu, Munzur oldu. Bir ses duydu derinlerden:

‘Dünya!’ dedi biri. ‘Dünya…’

İrkildi, açtı gözlerini; kayıp gidiverecekken asma köprünün ayağına tutundu. Hızla sudan çıkıp köprüyü tırmandı. Koştu. Çayırlığı, bahçeyi geçti, nefes nefese tekrar vardı balkona. Yaşar uyanmıştı.

– Dünya! Üşüyeceksin, hadi gir içeri. 

Kapadı açtı gözlerini yumuşak. Bir kez daha baktı, bir nefeslik daha kokladı suyu. Kabullenmeli ve hazırlanmalıydı artık, içeriye girdi.

Odasına gidip bir çanta hazırladı, kaçışlarını sakladığı küçük bir çanta…

– Hadi, dedi Yaşar, dolmuşu kaçırmayalım.

 

KUNDAK

 

Öykünün Sesi: “Kundak/Dünya”

​Dilan uyanmış ama uykusuna doyamamış, esneyerek mutfağa girdi:

– Ne pişirdin daye, mis gibi süt kokuyo, ekmek kokuyo!

– Bişey değil, sütlaçla bazlama yaptım kızım.

– Hıım! Sütlaçlar bazlamalar… Tabi biricik kızın geliyor bugün, bayılır sütlaca. Biz olsak yapmazsın. Diye takıldı annesine.

Xêce, kıskıvrak yakalanmanın telaşında:

– Olur mu kızım, bunca hazırlık, bunca yorgunluk senin çeyizin, senin düğünün için değil mi, hepiniz birsiniz benim için. Bak, ablan da senin hatırına geliyor zaten çeyiz sermeye, yoksa…

Sustu … 

Daha gencecik bir kız… Çocuk muydu, kadın mıydı, anne miydi bilemeyen gencecik bir kız. 

– Korkma! Yaşın geldi, büyüdün. Kadın olacaksın.

Korkuyordu, sesini çıkaramadı.

– Korkma, seni incitmem.

Korkuyordu, ölesiye korkuyordu hem de; canıysa çok acıyordu, sesini çıkaramadı, ağladı acıdan, ağladı inceden inceye.

– Abimin çocuğu yok. Böyle şey olur mu, abim çocuksuzken ben çocuk sevip büyüteyim? Yakışık almaz. Korkma! Gözleri gibi bakarlar ona, bizden iyi bakarlar hem de. Dersim’de büyüyecek, az şey mi? Bizim çocuğumuz yine olur.

Korkuyordu Xêce, acemi ellerinin arasında süt emen kuzusunu vermek canını vermekti, çocukluğuna yoldaşını vermekti.

Çok yalvardı Cemal’e, çok ağladı. Gözyaşları bebeğin boynunda süt kokusuna karıştı. Sütü gelmez oldu ağlamaktan. ‘Senin göğsünden hakkı bu kadarmış’ dediler.

Eli ayağı durmayan, oyun isteyen bebeği beşiğinden aldı, koklayıp öptü. Divana serdiği bembeyaz kundağa usulca yatırdı. Elini yüzünde gezdirdi, bebek duruldu, gülümsedi. Minik bacakları, kolları düzleyip kundağa sardı.

Cemal, karısının başını göğsüne çekip şefkatle saçlarından öptü. 

‘Hadi’ dedi. Biliyordu. Gelip almasa bir asır orada, öylece kalacaklardı…

Xêce ağladı inceden. 

– Gelir miydi hiç? Dedi duyulur duyulmaz.

Çay demlenmiş, arka bahçeye sofra kurulmuştu bile.

Yaşar ile Dünya evin önünde indiler dolmuştan. Mutfaktan çıkan Dilan, onları, ellerindeki bazlamaların nefis kokusuyla karşıladı.

– Hoş geldiniz.  Nefis bir kahvaltı hazırladım size. Aaa! Çocuklar nerdeler?

– Hoş bulduk canım. Onları evde bıraktık, nene yalnız kalmasın diye. Düğün günü birlikte gelecekler.

Kahvaltı sohbete, sohbet kahvaltıya karıştı. Dünya, Dilan’ı izliyordu: Ne kadar da keyifli ve mutluydu. Gülümsedi.

– Hadi, dedi, çeyizlere bakalım. Hediyeni de açarız hem, çok beğeneceğin bir şey aldım sana.

– Harika, hadi gidelim. Büyük odaya serdik çeyizi, dedi Dilan.

​Birlikte odaya geçtiler. Karşılıklı iki divanın üstüne işlemeli yatak örtüleri serilmiş, danteller ise perdelere iğnelenmişti. Sıra sıra dizilmiş tencereler, porselen tabaklar. Çamaşır makinesi, fırını, ütüsü pencerenin önünde duruyorlardı. Dünya, gidip deri kaplama bir çantayla geri geldi. Yere çömeldiler. Çantayı açtı, gümüş kaplamalı çatal bıçak takımı:

– Güle güle kullan. Allah bir yastıkta kocatsın inşallah.

– Abla! Harika bunlar, çok teşekkür ederim, çok teşekkür ederim. 

Boynuna sarıldı ablasının. Dünya ise ikircikli, kaygılı.

 

Onlar… hiç yalnız olmamışlardı. Altı kardeştiler ve kimseye ihtiyaçları yoktu ne kavgada, ne işte, ne oyunda. O ise yalnız büyüyordu, tek ve kıymetli kızlarıydı ailesinin ama yalnızdı işte…

Bir gece, sadece bir gece onlarla kardeş olabilmişti. 

Beşinci sınıfın yazıydı. Zor izin alabilmişti anne babasından, amca çocuklarıyla damda uyuyacaktı. Kızlarla dama koştu. Gülüşmeler arasında yükteki yatakları serdiler yan yana. Köyde gece serin, Fatê’yle hemen yatağa girdiler. Keyiften, heyecandan bedenleri kıpır kıpır. Neye güldüklerini bilmeden ha bire gülüyorlardı. Babası seslendi tatlı sert:

– Kızlar! Hadi uyuyun yoksa aşağı indirecem sizi!

Birbirlerine bakıp dudaklarını ısırdılar. Çok geçmedi, yine kıkırdamaya başladılar. Neden sonra gecenin masalsı göğüne daldı gözleri. Gök, alabildiğine geniş; ışıklı, mavi bir karanlık sarmış dört bir yanı. Dünyanın yarısı sınırlarına ışık vurmuş tepeler, diğer yarısı gökyüzü… Evler, yollar, bahçeler yok, sadece aydınlanmış yumuşak kıvrımlı tepeler ve yıldızlar… Yıldızlar o kadar çoklardı ki gözüne, dudağına, burnuna, alnına değiyordu. Eli ayağı yıldız olmuştu. Gökyüzünde uykuya daldı o gece…  

 

Daldığı geceden Fatê’nin sesiyle aydı:

– Bana sarılmak yok mu? 

Öpüşüp sarıldılar Fatê’yle, Dünya tereddütlü, güvensiz. 

 

MERDİVEN

 

Öykünün Sesi: “Merdiven/ Dünya”

Ev halkı ancak geceye doğru baş başa kalabildi. Çardakta oturup eski günleri andılar gülüşmeler arasında. Xêce, Fatê’ye döndü:

– Dünya, sütlacı getir kızım. 

Fatê gülümsedi, alışmış, anlayışlı. Mutfağa gitti,  büyük bir tepside kâselerle geldi az sonra. Tepsiyi ortaya indirdi, herkes uzanıp birer kâse, birer kaşık aldı. Fatê, gözleri dalmış olan Dünya’nın önüne indirdi bir tanesini. Dünya, başını kaldırıp Fatê’ye baktı. 

 

– Keşke, dedi, Fatê, senin gibi beni de verselerdi amcama. Hem hep birlikte yaşardık hem benim de böyle kıyafetlerim, bebeklerim, boyalarım olurdu.

Anlamadı Dünya.

– Hı?

– Bilmiyor musun?

– Neyi?

– Sen aslında bizim gerçek kardeşimizmişsin, amcamların çocuğu yok diye seni onlara vermişler.

– …

– Geçen hafta annem Esma teyzeye anlatıyordu. Keşke beni de verselermiş.

Küstü Dünya. Odasına kapandı.

Fatê, yarıyıl tatili için geldiği Dersim’den erkenden ayrıldı. 

Yalan gerçek birbirine karıştı Dünya’da. Herkese küstü; anneye, babaya, amcaya, yengeye… Fatê’ye, Metin’e, İbrahim’e, Gülbahar’a, Dilan’a, Ali’ye… bütün amca çocuklarına. Yıllarca ne köye gitti, ne de onlar geldiğinde yanlarına çıktı. 

​İstememişlerdi onu, hiçbir şans tanımadan. İyi bir çocuk, güzel bir kız olacağına güvenmemiş, mutluluklarını, kendilerini sakınmışlardı. 

Anlayamadı…

Munzur’un akışına verdi yüreğini, su aktı, zaman geçti, acısı hafifledi. Teker teker kabul etti suyuna taşı, toprağı. Bir tek Xêce… Ne kadar uğraştıysa da acısı, kırgınlığı onda kilitlenip kaldı. Xêce’nin ondan vazgeçtiğini düşündükçe zamanın akmadığı, karanlık, dipsiz bir kuyunun başında buldu kendini. Tek yapabildiği, kuyuyu, yaşamın olağan akışının ardına gizlemekti.

​On üç yaşın gizinden çıkmış bir karanlıktı daldığı. 

Gayriihtiyarî kalktı yerinden, çardaktan inip evin yan tarafına dolandı. Merdivenlerden dama çıktı. Yüklükten bir yorgan çıkarıp üzerine oturdu, dizlerini kendine çekip kollarıyla sardı. Karanlık tepelerde kaldı bakışları… Az sonra merdivenlerin tıkırtısını duydu, ağır ağır biri çıkıyordu. Anladı, kıpırdamadı. Yüreği ateşlendi. Evet, gelen Xêce’ydi, biraz ötesine oturdu. 

Konuşmadılar. Zaman ağır ağır dolandı etraflarında; bedenlerini sardı, halkalanıp çözüldü, usulca karşı tepelere aktı. Xêce, güngörmüş, insan yüreğini bilmiş, baktı kızına doyasıya. Biraz daha yaklaştı, elini uzattı usulca, saçlarına dokundu, sırtını sıvazladı.

“Dünya!” dedi. “Kızım…”

Yorgundu Dünya, çok yorgun. Duvarlarını taşıyamadığını, kilitlerinin bir bir çözüldüğünü duyumsuyordu. Kendini Xêce’nin dizlerine bıraktı, gözünden yaşlar süzüldü inceden. Annesinin yaşlı, sert, sevgi dolu elleri gezindi saçlarında, yüzünde. Göğe daldı gözleri. Kuyunun içinde yıldızlar belirmeye başladı, onlarca, yüzlerce, binlerce yıldız… Saçları, omuzları, elleri, ayakları yıldızlandı. Gökyüzünde uyudu o gece…

2011

Kolay Lokma 🎧

(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

Kolay Lokma-1
Kolay Lokma-2

Evet, haklısınız! Cinsiyetim, yaşayacağım riskleri arttırıyor.

Kız olsam, üzerimde iktidar kurmayı daha kolay buluyorlar. Annem ezilmişliğinin, dışlanmışlığının aynası – ortağı olarak görüyor beni. Kendisini görüyor bana bakarken, acıyor. Beni büyütürken öğreteceklerinin bana/kendisine kalkan olacağını düşünüyor olsa gerek: “Yaşı fark etmez, gelen kişi erkekse ayağa kalkılır!” diyor. Bu saygı (itaat) gösterisi, erkin takdiriyle korumaya alınacağının ümidi aslında. Bununla birlikte, “Erkeklere güvenmemelisin!” de diyor,  “babana da diğerlerine de…” Onu incittiklerine göre…  

Babamsa dindarlığının, itibarının veya iktidarının yansıması biliyor beni. Bir tek bu durumda eşleşiyorlar sanırım: Ben, her ikisinin de sahnesiyim!

Sen ‘kızsın!’ diyorlar, kuralları daha çabuk kabul edersin; uysalsın, sevimlisin, sıcaksın (en azından biz öyle olmanı istiyoruz). Tabi ki amcalar sevecekler seni. “Sevmeyin!” dersen ayıp! ‘Sevme’ nin ve tanıdıklığın yarattığı geniş meşruiyet alanında dokunuluyorsun, okşanıyorsun.  Sen ayırt edemiyorsun; sevme olarak mı kabul etmeli bunu yoksa rahatsız mı olmalısın; sadece büzülüyor, küçülüyor, kendine çekiliyorsun. 

Erkek olsam değişiyor mu durum sizce? Erkeklik üzerine kurulu bu toplumda daha güvende olabiliyor muyum? Ne yazık ki hayır, çocuğum ben… Yani savunmasız…

Bunca zaman iktidardan çekmiş annem koruyucusu, sahnedeki temsilcisi olarak biliyor oğlunu ve öyle yaratıyor. Gönüllü seçtiği iktidarı oluyorum artık ruhunda. Babamınsa bazen temsilcisi, bazen rakibiyim. Babam, olacağım erkeğin belirleyicisi, onu takip etmem gerekiyor!

Çocuksan bilmen gereken en önemli şeylerden biri de sevmen gerekenlerin sırasıdır: Önce Allah’ı seveceksin. [Haşa! Her ne kadar neneler, dedeler ( ki hepsi ‘erk-ekler) aile iktidarının sahibi olsalar da, sevilmenin birinci sırasına göz koyacak kadar günahkâr, kendini bilmez değiller! Nasıl olsa Tanrı eliyle(!) bir ömür iktidarlarını sürdürecekler senin varlığın üzerinde, bunu dillendirmenin ne gereği var?!] Ayıp ile günah birdir. Sınırsız sınırları iyi tanımalısın. Allah, her yerde görür, gözetir. Gözetilmek bazen günahkâr insanlar eliyle aksatılsa da gözetlenmek asla aksamaz. Bir kapıdan geçerken, uyurken, tuvaletteyken, cinsel organını tanımaya çalışırken yahut ergenlikte, bir dokunuşu düşlerken… Çok acıkıp lokmanın senin olmayanına göz koyuyorsan, düşlerini kendine saklamak istiyorsan ya da bazen “acaba?” diyorsan özelin yoktur, gözetlenirsin. 

Bunca baskıya, etkiye karşın yine de bir koz vardır ama elinde: Dil. Varlığını fark etmen,  kendini var etmen için bir yol. Ama dur bir dakika! Öyle insansın diye hemen var olabileceğini kim söylemiş? Hislerin ve fikrin kadar dilin de ölçülü olmalıdır. Ruhuna sinen toplumsal kontrol öğretemediyse sana, muktedirler öğretir senin ne olup olmadığını! Sen Kürt değilsindir mesela, Ermeni ya da Laz… “Es geç usunda biriktirdiğin tüm yaşamsal kavramları!” der muktedir,  “Ben sana kavramları veririm; görüntüleri, anlamları (tabi onun da bir sınırı var) sen zamanla tamamlarsın. Seçtiğim dille verdiğim kadar düşünmeli, o kadar soru sormalı, hatta yeterli olgunluğa erdiğinin göstergesi olarak hiç soru sormamalısın.”

Tacizlerden, tecavüzlerden azade sanmayasınız beni, kız ya da erkeksem. Dedim ya, çocuğum, savunmasızım. Kimisine göre peygamber de yapmıştır küçük yaştaki kızlarla evliliği, caizdir. Kimisine göre erkeğimdir, iz kalmaz, risk taşımaz…Onlar, yetişkin ortamında açıklayamadıkları, tatmin edemedikleri egolarını, arzularını benim üzerimde yaşama “şansına” sahiptirler. Üstelik işleri bitince konu da kolayca kapatılır: Aman halel gelmesin koca adamların saygınlıklarına!

Sadece sözle mi anlatılır bu hayata sinmiş sınırlar, sezdirilerek mi ikna edilirsin? Yo hayır, seni istediklerine göre şekillendirmenin ya da kullanmanın daha çeşitli yolları vardır mutlaka. Fikrin, ruhun, bilincin kadar savunmasızdır vücudun da. Bir aile ortamında itiraz ettiğin durumda annenin çimdiğiyle uyarılırsın en hafifiyle. Sözü, bakışı yetmediyse bir erkeğin, yediğin tokada, dayağa da şaşırma! Çaresizliğin onay sayıldığı tacizlerde, tecavüzlerde sessiz olamıyorsan, zoru hak etmişsin demektir, kabul et!

İnanır mısınız, bunları yaşasa da bazılarımız daha şanslı sayılabilirler. Bir çatının altındadırlar ve bir aileye sahiptirler. Daha bunun savaşları var, siyaseti, göçleri, yoksulluğu var. Yaşına bakılmaz, eline silah verilir, kahraman(!) ilan edilirsin. Yaratılmak istenilen toplumun tohumu-kobayı olursun; gövde gösterilerinin maskotluğunu yaparsın; akmaz kokmaz, külfetsiz işçilik eder veyahut kolay paranın ve ruhuna huzur arayanların kumbarası yapılırsın. Tüm anlattıklarımı bu şartlarda ve daha şiddetli yaşamak da var.  Şans nedir? Şükür neyedir?

Velhasıl çocuksan kullanılmaya, yoğrulmaya müsaitsindir ve ne yazık ki bu hamur çoook su alır, saflığı sorgusuz. Haddimi aşıp, acaba, diyorum bazen, tüm insanlığın sömürüsü çocuk istismarında mı gizlidir?

 Kasım’14

Mecnunsuz Leyla

(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

Leyla bir yolculukta, çölün göğe erdiği bir sınırsızlıkta. Güneşin mavi ışıkları sırtını ısıtırken ışıltılı bir düzlüğü adımlıyor. İncecik ve kupkuru kumlar arasında belirivermiş dört yapraklı sarı, beyaz, küçük çiçeklere şaşırarak seviniyor. Durmadan yürüyor Mecnun‘un yurdun-d-a. Gündüz ateşte, gece ayazda, çölün vârına şaşkın ve şahit. Yol boyu vaha ile serap yurtlarında  konaklıyor. Birini diğerinden seçemeden bitiyor konaklık, yürüyor. 

Sahra çalıları geziniyor onunla. Çiseleyecek yağmurları bekliyorlar birlikte. O yürüyor, çalılar yuvarlanıyor: Kupkuru bedenlerinde gizil bir can, birkaç damla yağmura saklanan filiz. Yürüdükçe onlar için de yağmurlanıyor, filizleniyor sonra tekrar kupkuru bir dona bürünüyor yüreği.

Rüzgârlar başlıyor bir vakit, kum tanelerini yüzüne çarpan. Gözlerini kısıyor; yüzünü elleri, avuçlarıyla sakınıyor ama dalga dalga çoğalıyor rüzgâr, kum hırçınlaşıyor. Yürüyor, sevdanın doğası bu, direnci de. Çöl taneleri, rüzgâr ile sarıp sarıp atıyor onu. “Çıkart Mecnun’u teninden!” diyor Çöl, o vermiyor. Kollarından, omuzlarından, göğsünden parça parça söküyor onu fırtına. Yolunu bellediği tepeler düzlüğe, düzlükler kum yığınlarına dönüşüyor. Sevdası, çölde şimal yıldızı, yürüyor. Ama fırtınanın da bir bildiği var, Çöl’ün çok bildiği:  Yalnızdır sevmeler, Demirkazık ancak kendi çölünde parlar. Çöl, yeni yollar yaratır; sen, yollarda yeni bir vârı.  Çöl sensin, güneş sen; kum sensin, fırtına sen; yağmur sensin, çalı sen; Leyla sensin, Mecnun sen…

12 Nisan’25

Yurt 🎧

(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

Öykünün Sesi-1
Öykünün Sesi-2

Gök gürlemeye başladı birden. Gecenin bir yarısı, bir geceyi daha vücudundaki acıların kurban alacağını bilerek uyku arayışındayken… Yine sessiz dualarda onu dilerken…

“Ki her gece aynı fısıltı yoklar kapıları. Aynı dua sessiz sedasız sokakları arşınlar. Göz görmez, zaman bilmez, tanrı duymaz… Bunca gece bir ölünün üzerine dökülür ancak. Merhameti yok hakikatin; her gün kürek kürek gece, her gün susmayan dua…”

Gök gürledi. Artarda, tüm tanrısal gücüyle. Yüreğinin dirilişini tüm acıların üstünde duyumsadı. Az önce yanıp sönen şimşekler değil, bu ses getirmişti ışığı kalbine. Yağmur gelecekti, coşkun, berrak… 

Geldi. İşte şimdi yalnız değildi, yağmur vardı. Hayatın tüm korku(tan)larına karşı yağmurla bir olmanın gücü vardı. Onunla ak paktı her şey. Onların güçsüzlüklerini, korkularını, acziyetlerini ayan eden ve selleriyle alıp götüren yağmur. Tüm gürültüyü dindiren, insana varını, kendini hissettiren yağmur. Onunla kolları sarmadan bir sarılma hali… Köklerin, bedenin, kolların, ipil ipil yaprakların, yurdun olan yağmur.

Onu yatağa mıhlayan ağrılarını, döşekten sökerek sırtladı. Bir ceket, bir çift ayakkabı; bunları az çok zaruri kabul etmeyi öğrenmişti onca yılda. Oysa tüm gerekliliklerden sıyrılıp öylece çıkmak isterdi yağmura.  Çünkü yağmur çıplaklıktı, yalın ve cesur… Her seferinde bunu sorguluyor olmaktan sıkıldı, vakit kaybıydı. Kabul etti ve dışarı çıktı. 

Ahh! İşte bu! Durdu. Yüzünü göğe verdi. Önce bir küçük selamlaşma, kavuşmanın şükrü. Gülümsedi. Hadi, dedi, gidelim. 

Yürüdü. Ağaçların; damlalarla inip kalkan, titreşen yaprakların yanından geçti; taç yaprakları içinde küçük göletler yaratan çiçeklerin. O, yağmurda yürüyordu; yağmur, onda. 

Yürüdü. Daracık sokaklardan geçti; yüksek ve yoksul duvarların arasından. Bulutları yağmalanmış evlerin arasında seyrek damlaları takip ederek dar attı kendini bulvara; korkulu, telaşlı, nefessiz… Bulvarın yüksek ışıkları altında yağmuru izledi bir kez daha. Nefesi yüreğiyle bir sakinledi.

Yürüdü bulvar boyunca. Yumuşak ve güçlü adımları ıslak kaldırımlarda izini bırakıyordu şimdi. Yağmur saçlarından boynuna, göğsüne sızıyordu. Islaklık kollarında, sırtında, bacaklarında… teninin her bir noktasına değerek ilerliyordu; duyuyordu, mutluydu. 

Yürüdü, yeni yollar görmeli, dedi. İlk sapaktan içeri girdi. İnceden bir kadın sesi, denk düşmemiş zamanların sevdasına içli bir türkü söylüyordu. İçinde Mavi’yi gördü. Bu ses, bu yağmur bizim, dedi. Ona baktı, baktı; baktı güzelliğine… Yazdı: Kör bellemişler aşığı ama aşık bilir, kalbinin bildiği gözünün gördüğünden yücedir.” Öylece sevdi onu. 

Yağmur yağdı sevda boyu. Yüreği aktı, sözü aktı, kalemi aktı ışıklı yollar boyunca. Şimdi ışığı, gölgeyi, yağmuru, çölü, çiçekleri, yıldızları, denizi… bi tekmil evreni, mavisini bulmuştu. Sığ suların duru mavisinde, denizlerin mor lacivert derinliklerinde, göğün ve denizin kavuştuğu ufuklarda geçti günler, aylar, yıllar… Pulsuz mektuplar biriktirdi, Mavi bilmedi.

“ Nasıl da sessiz sedasız koca bir ırmak akar yanından, sen fark etmeden. Bir yetimin mahzunluğu, bir göz görmezin hüznüyle süzülür yamaçlarından. Minnetsiz. Bir damla sıçratmaya meyletmez, seni suyuna katmayı dilerken.

Sen “su” dersin. Bakar, elini uzatırsın. Önce parmak uçların, ardından parmakların ve nihayet elini verirsin akışına. Avuçlarının kokusu başını döndürür dalgaların. Kıvrıla kıvrıla, döne döne akar su; biraz mahcup çokça coşkulu. Ve çekersin elini ansızın, canından can kopar nehrin, görmezsin. Öylece uzaklaşan elinden, parmaklarından dağılır acı damlalar.  

Sessiz sedasız bir ırmak akar yanından. Dağılan damlalarda asılı kalmış bir nehir, sen bilmezsin.”

Gök gürledi, tüm tanrısal gücüyle. Yağmuru getirdi. 

Mıhlandığı yatak ile gök arasında arşınladı bütün sokakları,  yağmurda ıslanarak.

 

09 Şubat’25