Sabır Dağı Efsanesi

(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

Bu dağın adı Sabır Dağı’dır. Efsane odur ki bu dağ, bir aşk ile harman olmuş. Toprağına elini değen çiçeklenir, havasıyla nefeslenen bir dermansız aşka düşermiş.

Derler ki yüz yıllar önce bu dağın eteklerinde bir kadın yaşarmış. Gün, onu görmek için doğar, o da sabahın ilk ışıklarını selamlayarak başlarmış güne. Çeşmeden yüzüne çaldığı daha ilk sudan alırmış o günün aydınlığına açan çiçeklerin kokusunu. 

Işığı sever, gülü koklar, toprağa dokunurmuş da yine de tamam edemezmiş yüreğini. Hayata yük etmeden bir ‘düş’ taşırmış yüreğinde; kayıp, bilinmez bir düş.

​Bütün gün dağın yamaçlarında taş taş, dal dal, çiçek çiçek dolaşırmış. Elinin değmediğini gözleri ile gözlerinin görmediğini yüreği ile severmiş. Her bir dalı, her bir çiçeği ‘destur’ eder öyle toplar; ışığı biriktirirmiş avuçlarına. Gün batımında güneşi seyre dalar; onun son demlerini düşürdüğü her bir nesneye minnetle bakar, onu aşk ile yolcularmış. 

​Evine döndüğünde bütün akşam, yanı başındaki derenin, ötüşen börtü böceğin, gece kuşlarının sesi karışırmış havanının tok sesine. Öyle ağır, öyle incitmeden indirirmiş tokmağı; çiçekler ezilecek ama ölmeyecek, bir çiçek diğerinin içinde diğeri onun rahiyasında bir olacaklar. Öylece… Aşkla merhemler hazırlarmış. Kurda, kuşa, uzak köylerin insanlarına derman dağıtırmış. 

​Rivayet edilir ki atlasın diğer ucunda bir dağ daha varmış: Direnç Dağı. Sert, sivri kayalıklarla bezeliymiş dört bir yamacı. Dağın tam doruğunda bir adam yaşarmış, yalnız. O’nun gölgesi dağı, dağın gölgesi onu karartırmış. Önüne geçen her taşa öfke ile bir tekme savururmuş. Hangi taşa vursa dağın diğer yamacında daha sert bir kaya baş gösterirmiş. O bilmezmiş.

Günün doğuşunu hesap eder, batışını tam vaktinde istermiş. Hangi çiçeğin nerede biteceğine o karar verirmiş. Faydasını görmediği yaprağı söker atarmış, umarsızca. Güne eşlik etmek şöyle dursun, ışık dağı terk etmeden diretirmiş her bir işi tamam etmeye. Tilki, et ise et yiyecek; serçe konacağı dalı bilecek; su onun açtığı arktan akacakmış. Gün be gün kendisini terk eden serçeyi de, melül mahzun dolaşan tilkiyi de, kurumakta olan dereyi de fark etmezmiş. Sesler eksilir, nefes çekilirmiş koyaklardan. Görse de kendinden bilmezmiş zaten; ‘kaynaktaki su az’ dermiş, yapraktaki tuz, topraktaki gübre, yabandaki minnet… 

​Günler günleri, yıllar yılları kovalamış; ne dağda adım atılacak tek bir nokta ne öten bir kuş ne de nefes kalmış. Öyle kızmış, öyle öfkelenmiş ki bu duruma, önündeki kayaya sert bir tekme savurmuş yine. Vurduğu gibi arkasında bir kaya belirivermiş ve ona çarpmasıyla adam, koca dağdan aşağıya yuvarlanmaya başlamış. Taşlara, kayalara çarpa çarpa düşerken o kadar sinirliymiş ki acısını bile fark etmemiş. 

​Sonunda yuvarlana yuvarlana nereye varsın? Sabır Dağı’nın eteklerine, yumuşacık toprağa serilivermiş yaralı bedeni. Kendine geldiğinde bir dinginlik hissetmiş ama kendini koy vermemiş. Hemen toparlanmış, bürünmüş tekrar öfke donuna. 

​Ağır ağır yürümeye başlamış yamaç boyunca. Şaşırmış önüne hiç kaya çıkmayışına. Yaraları sızlayarak yürürken birini fark etmiş: Bir kadın, yüzünü batan güneşe dönmüş, gözleri kapalı. Yüzünde tarif edilemez bir huzur ve gülümseme; sanırsın güneşi kucaklıyor. Adamın da yüreği ışımış birden, kapatıvermiş gözlerini korkuyla. Kül savurup ateşin üstene ancak karanlıkta açabilmiş gözlerini.

Beklemeye başlamış çaresiz: Bu dağa yabancı, karnı aç ve yaraları sızlıyor. Çevrede de kadından başka kimsecikler görünmüyor. Sonunda kadın, telaşsız kalkmış, sepetini almış, yola koyulmuş. O da peşinden. Adam öyle sert basıyormuş ki yere, yumuşak toprakta bile işitiliyormuş adımları. Kadın arkasına dönmüş. Göz göze gelmişler. Kadın, bir kuyuya düştüğünü hissetmiş; derin, karanlık, büyülü bir kuyu. Yüreği yangın yeri, telaşlı. Nefesi kesilmiş, dizleri titremiş ama ses edememiş. Usulca kuyuyu kalbine çekip soran gözlerle bakmış adama. Adam, varmış kadının yanına, halini anlatmış ama ‘acizim’ de dememiş. Buyur etmiş kadın, ocağına. 

Misafiri çorbasını içip dinlenirken merhemlerini hazırlamaya başlamış yine kadın. Çiçekler daha başka kokmuş bu sefer, dere başka çağlamış. Merhemi yüreğine mi sürse misafire mi derman etse bilememiş. Nefesini kesen kalbine ‘’Dur, atma!’’ demiş. Bir nefeslik derman, tek adımlık güç bulunca varmış adamın yanına.

​Elinin parmaklarını tek tek yoklamış; ince, derin çizikler. Her bir çiziği merhem ile ovmuş. Adamın kollarını, ayaklarını, tüm bedenini yüreğinin duası, ellerinin şifası ile gezinmiş. Yüzüne gelmiş sonra sıra, karanlık bir kuyuya çeken gözlerine. Parmakları gezinmiş adamın alnında, yanağında, göz kapağında… Adamın suretini nakşetmiş avuçlarına, yüreğine.

​Kalbinin tamama erdiğine, ruhundaki derin hasretin nesnesini bulduğuna hükmetmiş, haline şaşarak. Bir nefeste evreni kat etmiş; her bir cisim şimdi manaya bürünmüş; hakikat menziline bu an’ın içinde ermiş. 

​Adam ise bir bilinmezliğin içinde… Öfkesini arıyorkılıcını kaybetmiş bir asker tedirginliğinde, yok. Bir çalı arıyor, bir ağaç kovuğu gizlenecek ama yok. Dikenler düşüveriyor bir bir yüreğinden. Bir ürkek çocuk beliriveriyor, kayalıklara gizlenmiş.

​Bir kumru mudur sesini duyduğu? Bir dal mı filizleniyor bin yıllık ağacın kabuklarını çatırdatarak?Işığın, kadının elleriyle yüzünü aydınlattığını duyuyor;kalbinin kadının yüreğiyle nefes aldığını… 

​Aklı kalbe, sözü hayra, öfkeyi onura, hesabı zamanın bilgeliğine, sevgiyi emeğe, emeği dirence vermiş adam. Bu sefer kalbiyle bir açılmış gözleri; tarlalar başağa durmuş, koyunlar kuzuya, akarsular deryaya…

Direnç Dağı’nın kayaları çözülmeye başlamış, toprağa vermiş yüzünü. Dağın doruğundaki korku karları erir olmuş, toprağa can suyu. Bir çiçek filizlenmiş efsunlu ve rengârenk. İlk olmuş, günün aydınlığı vurmuş yamaçlara; bir çiçek bin olmuş, güne selam durmuş.

Dilden dile bir dua gezer olmuş Sabır Dağı’nda: Aşk olduk tamam olduk. Biz sana sen bize, yoldaş olduk! Aşk nimetin yüreğin aksidir: Bir kendine bakar tamam eyler, bir de güzel surete. Aşk, bir katrede evreni, evrende katreyi görenin hakkı olsun!  Aşkın talibi olana selam olsun!

19 Temmuz’21

Yasaklı Bahçenin Işığında 🎧

(Bu yazının tüm hakları yazara aittir.)

Öykünün Sesi…

Babil’in Asma Bahçeleri’nde yaşıyoruz, sen de ben de…

Belki buğday başakları arasında dalgalanıyoruz bir zaman, sen bir yerde ben bir yerde… 

Belki başka sözcükler demliyoruz taç yapraklarımızda, aynı salkımdan ezilmiş… 

Belki yasaklı bahçenin gölgesi üzerimizi örtmektedir, belki meşenin kadim bilgisi; sen ayrı ben ayrı olsak da… 

Biz, bir cennet bahçesinin değgin çiçekleriyiz sevgilim, rüzgârlı bir patikada mutlaka kesişir yollarımız.

14 Ocak’23